Camp Half-Blood Rpg

Tanrılar ve onların çocuklarının macerasına siz de katılın!
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Acastus

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Acastus
Poseidon'un Çocuğu
Poseidon'un Çocuğu


Mesaj Sayısı : 4
Kayıt tarihi : 30/06/10

MesajKonu: Acastus   Çarş. Haz. 30, 2010 4:04 am

“Yetmiş yedi, yetmiş sekiz, yetmiş dokuz ve seksen. İşte vardık sonunda!” Elli adım boyunca seyrekleşmiş ağaçların altında gitgide daha fazla ıslanan çamurun bulaştığı ayaklarının bıraktığı son izi izliyordu artık, gözlerini olabildiğince ortamın karanlığından sıyırıp etrafa bakarak. Ona evlerinin yanındaki ormanın derinliklerinde bulunan derin bataklığı hatırlatan yaş toprak, ayakkabılarını bu merakı bir kenara bırakıp eve gittiğinde fena ayvayı yiyecek olmasını sağlayacak bir görüntüye sürüklemişti. Etrafın boşluğunun hayal kırıklığıyla, belki de biraz çok karanlık olduğu için yeterince seçemeyen gözlerinin umuduyla, karşısında ki sarı saçları omuzlarına dökülen kıza dikmişti bakışlarını şimdi. Aynı hayal kırıklığını ve biraz umudu beklediği gözler, beklediğinin aksine fazlaca şüpheli bir şekilde eş zamanlı olarak ona dönmüştü. Güneş vurduğunda grimsi bir tonda parlayan keskin gözlerini, açık kahve ve derin gözleri olan cadıdan çevirerek geldikleri yeri görüp kendini her an geri dönebiliriz düşüncesiyle avutmak için orman girişine baktı. Niye bu kadar şaşırıyordu ki aslında? Sanki hiç macera duygusuna yenik düşmeyip gizemli işlere bulaşmamış biri gibi. Oldukça gelişmiş ve binlerce bundan bin kat adrenalinin son safhada olduğu gezilerle dolu olan mazisine baktığında şimdi ki düşünceleri oldukça anlamsızdı. Hatta bunların birçoğu da kendisi kadar çılgın birisini bulamadığı için yalnız olduğu zamanlardı. Diğerlerinin bir çocuğunda ise onun maceraperestliğine daha fazla dayanamayıp ana kuzusu gibi kaçan kişiler sayesinde dönüşlerinde yalnız kalmıştı. Her neyse, işte… Şimdi burada o gezilerinden kalan hiçbir anı niyetine çizik dahi vücudunda bulunmadığına göre oldukça başarılıydı bu konuda, onu anlamıştı artık. Tavan arasında bulduğu, eski göründüğü için ilgisini çeken harita sayesinde buraya gelmişti ki, aslında bir hazine bulup köşeyi dönme gibi bir isteği bile yoktu. Şimdi burada, o heyecanının tümünün çekilmiş olduğu hissine kapılmıştı bir an. Çünkü eğer bu harita, o kadar adrenalin dolu bir maceraya sebep olacak bir harita olsaydı, büyükbabası tarafından ustalıkla en gizli yerlere sokulu verilirdi. Ama bu haritayı – ne yazık ki – çok rahat ve açıkta bir yerde bulmuştu, bu yüzden umutsuzdu işte. Demek ki, büyükbabası onun bu haritayı bulmasını istemişti –ki bu daha da berbat ötesi bir durumdu. Belli ki, büyük babası onun maceraperest yapısına güvenerek, bulmasını istediği bir şeyi aramaya çıkmasını sağlamıştı. Bunu düşünmesinin bir diğer nedeni de, haritadaki her şeyin apaçık olarak her şeyi anlatabilmesiydi. Bu kâğıt parçasını ilk bulduğu zaman içinde bir anda patlak veren heyecan ve macera duygusunun gözünü kör ettiğine inanamıyordu birde. Kâğıdın aslında eski zamanlardan değil de, bugünlerde kullanılan bir parşömenden ibaret olduğunu çözdüğünde içinde oturan kocaman bir hayal kırıklığıyla orada öylece kalakalmıştı. Tekrar dokunduğunda eline gelen kalın ve pürüzsüz hissin başka bir açıklaması olamazdı tabii ki. Ayrıca bu haritadaki el yazısını her kim yazdıysa, hayranlık duyulabilecek bir el yazısına sahipti çünkü yazı bir kenara asmak isteyeceğiniz türden harika bir düzgünlüğe ve kıvrıklığa sahipti. İşte bu yönden, bunu büyükbabasının yazmadığı belliydi. Çünkü onun kötü bir el yazısı vardı ve elleri titrediği için düzgün bir yazı yazma olasılığı sıfırdı. Ayrıca onun bu haritanın yazarı gibi her imla kuralına, her virgüle noktaya dikkat edeceğini hiç sanmıyordu aslında. Sekseninci adım atıldığı takdirde, ulaşılan yerin görüntüsünün hemen altına zor okunacak şekilde ufacık bir not bırakılmıştı; ‘Etrafına bakıp hayal kırıklığına uğramayasın ha sakın, aynı şekilde karanlığa aldanıp umutlanmayasın ha. Aradığın şey çok ama çok yakın, hem de bir o kadar çok ama çok uzak.’ Her şey en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş olmalıydı ama onun aklındaki tek şey bu harita yazarının kafiye oluşturamayacak kadar gerizekalı olduğuydu. Bu gecenin kör saatinde, gündüzleri bile karanlık olan bu ormanın en derinine geldiğinde geri dönmek isteyeceğini, hafiften korkacağını biliyordu ama bu işe girişmeden önce tek düşündüğü şey şuydu; Nasıl olsa bir yolunu bulurum. Ne de olsa binasına yakışır şekildeydi davranışları. Amaçları için oldukça hırslı davranmak. Buradaki tek amacı ise bu gizemi çözmek ve bu adrenalin dolu dakikaları doyasıya yaşayabilmek… Nasıl Aaron şu anda buradan bir adım bile uzaklaşmayı düşünmüyorsa Maisie de öyle düşünüyor olmalıydı. Gerçi, birbirlerine bile bakmamışlardı ama arkadaşları öyle uzun zamandır sürmekteydi ki, birbirlerine bakmadan bile düşüncelerini hissedebiliyorlardı. Zaten Maisie onun harita her neyi işaret ediyorsa onu bulmak için ne kadar yanıt tutuştuğunu hissedecek kadar onu tanıyor olmalıydı.
Aslında bu haritayı bulma maceraları da oldukça garip olmuştu ancak sonunda bütün engeli aşarak buraya kadar gelmeyi başarmışlardı. Şimdi tek yapmaları gereken bu haritanın neyi işaret ettiğini bulmak ve her neyse onu alıp zaferlerinin anısı niyetine eve götürmekti. Tabii harita her neyi gösteriyorsa onu bulmak için önce haritanın kalan kısmını bulmak zorundalardı. Hay ben bu işin… Tam yerinden kesilmiş yahu! Kalan parçayı her yerde aramasına rağmen halen umudu kesilmemişti, olabilecek her yeri kafasında düşünüyordu sürekli. Belki de parçası, öylesine kitaplara bakarken arasında buldukları kitabın içinde kalmış, onlarda daha dikkatli bakamadıkları için orada unutmuşlardı. Gerçi, bu ihtimal onu fazlaca sinirlendiriyordu, o parçayı bulmak için kaç saat uğraştıklarını hatırlıyordu çünkü. Haritayı bulma maceralarında gözden kaçırdığı neresi olabilirdi ki? Büyükbabasının, yaz ödevi niyetine gösterdiği kitapları çalışırken bulduğu haritayı yalnız gitmek istemediği için, Maisie’ye göstermiş ve birlikte yola koyulup buraya kadar gelmişlerdi. En azından gündüz sürekli onu izleyen büyükbabasının önünden kaçıp aramaya gelemeyeceklerini bildiği için, gecenin bu ıssızlığında yola çıkmaya karar verebilmişti. Yaptıkları her ne kadar çocukçaymış gibi görünse de, kendi gibi her gizemli olaya katılan arkadaşıyla bunu düşünmemeyi seçmişlerdi, evet. Peki ya bundan sonrası? Kafasında bundan sonrası için o kadar çok soru birikmişti ki, yakında sıkıntıdan patlayacağını düşünüyordu doğrusu. Bütün bu soruları cevaplamaya kalkışsalar saatler alırdı – ki zaten ilk bulduklarından beri sürekli tartışıp dursalar da tahminler dışında doğru düzgün bir cevap bulamıyorlardı hiçbirine. Zaten buraya gelerek uykularından da olmuşlardı, sabah gözleri şiş bir halde büyükbabasına görünürse geceleyin bir şeyler çevirdiğini ilan etmiş gibi olacaktı. Ormanın bu kuytu derinliğine düştüklerinde yanlarında olan tek şey karanlıktı o kadar. Ay bile onlara destek çıkmadığını gösterircesine kaybolmuştu gökyüzünde. Üşümeyecekleri kadar hafif serin rüzgâr saçlarına vurmuş, zaten yeterince dağınık olan saçlarını daha da fazla dağıtmıştı ancak Maisie’in saçları da aynı şekilde havalanınca bunu pek düşünememişti doğrusu. Hele birde rüzgârla birlikte etrafa dağılan hoş toprak ve çiçek kokuları onu burada cezp etmeye yetmişti bile. Belki de sadece şimdi öyle gözüküyorlardı gözüne. Bardağın dolu tarafına bakmak için beyninin ona oynadığı oyunlardan biri olmalıydı herhalde. Neyse ki, karanlığa bu denli saplanıp ışığa mahcup kalmayı düşünemeyecek kadar iyiydi bu konuda. Normal zamanlarda kafasının içinde fır dönüp onu doğru düzgün düşünmekten ve hissetmekten alı koyacak kadar keskindi ama şuan düşünecek o kadar çok şey vardı ki. Haritanın kalanı nerede olabilir? Haritayı içinde buldukları kitabı evde bırakmanın pişmanlığını çabucak atlatarak haritaya tekrar bakmaya başladı. Gözüne çarpmayan bir şeyler olmalıydı, burada böylece kalamazdı değil mi? Bir ayrıntı olmalıydı. Bir ayrıntı… Tanrım, şimdilik sadece senden tek istediğim bu. “Aaron… Bu, bu… Bence, bu kötü…Dönelim, haydi!” Onu kırmadan mızmızlık etmemesini söylemeye çalışmak için arkasını döndüğünde, karanlığın içinde parlayan sarı saçların çevrelediği solgun yüzü gördüğünde donmuştu bile. Mızmızlık ettiği zamanlar çoktu, evet ama bu her ne kadar mızmızlık ediyormuş gibi gözükse de öyle bir zaman değildi. Maisie’nin solgun yüzünün karanlık ve huzursuz bakışları kadar kararmıştı içi şimdi onunda. Eğer karşısındaki normal biri olsaydı, isterse gidebileceğini ancak onunla gelirse bu tür mızmızlıkları çekemeyeceğini söyleyebilirdi ama Maisie söylerse iş değişirdi tabii. Çünkü o bir görücüydü ve içine doğan her şeyin gerçekleştiğini eski deneyimlerine dayanarak çok iyi biliyordu. Bu yüzden, sorgulamadan karanlığın ortasında kızın ellerini tutarak hızlı adımlarla büyükbabasının evine doğru yola çıkmıştı bile. Bu macera dozunu fazla kaçırmamak şimdilik çok iyiydi, üstelik asasını almadığını da var sayarsa.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Gabrielle Rewean
Zeus'un Çocuğu
Zeus'un Çocuğu
avatar

Mesaj Sayısı : 109
Kayıt tarihi : 28/06/10

MesajKonu: Geri: Acastus   Çarş. Haz. 30, 2010 4:06 am

Her zaman ki gibi başarılı bir rp. Zaten uzun zamandır rp yaptığını ve çok iyi şeyler ortaya çıkardığını biliyorum. Fazla değinecek bir şey yok gibi.

Puanın 100, iyi rpler…
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Acastus
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Camp Half-Blood Rpg :: Rp Out :: Rp Seviyeleri :: Seviye Belirleme-
Buraya geçin: