Camp Half-Blood Rpg

Tanrılar ve onların çocuklarının macerasına siz de katılın!
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Selene

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Selene
Ay Tanrıçası
Ay Tanrıçası
avatar

Mesaj Sayısı : 3
Kayıt tarihi : 29/06/10

MesajKonu: Selene   Salı Haz. 29, 2010 8:22 pm


    Günümüz //
Bütün okul karanlığa gömülmüştü. Derin nefesler alan yatakhane arkadaşlarım dışında etraf sessizdi. Ufak ayaklarımı taş zemine değdirdiğimde içim bir an ürperdi. Sylvia son derece yüksek sesiyle sessizliği bölerek ' Acele et! ' diye buyurdu. Sinirli bakışlarımı karanlıkta parlayan ruha çevirerek dil çıkardım. Sakin bir biçimde ayaklarımı zeminde gezdirerek terliğimi buldum. Sylvia'nın parlaklığı dışında etraf zifiri karanlıktı. Bir adım atmamın ardından Lilyth oturduğu yerden kafasını kaldırdı. Bütün güzelliğiyle ' Beni bırakıp bir yere gidemeyeceğinizi hala öğrenemediniz. ' diye gülümsedi. Ben elimle gel işareti yaparken, Sylvia sinirle burnundan soluyordu. İki ruh önden gidip etrafı konturol ediyordu. Ben etraf sakinse onların ardından gidiyordum. Bir süre sonra bu durumu biri arkamda biri önümde olarak değiştirdik. Arkadan gelecek bir profesöre karşı da tedbir almalıydım.

Hızla kütüphaneye girdiğimde kapının gıcırtısı beni korkuttu. Gıcırtının ardından gelen ayak sesleriyle irkildim; ama ayak sesleri bana yaklaşmıyor aksine benden uzaklaşıyordu. Bu durum hoşuma gitmişti. Hızla ilerlemeye devam ettim. Lilyth önümden giderek yasak bölgeye dalmayı kesinlikle reddetmişti; ama Sylvia her zaman ki gözükara tavırlarını takınarak ilerledi. İleride sadece kitapların olduğuna ikna olmamın ardından bende peşinden gittim. Lilyth etrafı gözetlemek bahanesiyle diğer tarafta kalmıştı. Yasak bölgeyi birkaç adımda geçip en sonuna vardım. İleride duran ufak bir defter dikkatimi çekiyordu. Hızla deftere uzandım. Elimde aldığım defterle beraber asamı çıkardım. Biraz ışık istediğimden hemen ' Lumos. ' diye fısıldadım. Asamın ucunda beliren ışıkla defteri araladım. Defterin içinde sadece üç satır yazıyordu.
' Okursan bizi gidersin geçmişe,
Tanırsın ilk yılan dostunu.
Unutma, sadece asan gelecek. '

Satırları okuduğum anda yasak bölgede büyük bir rüzgar esti. Penceresi olmayan bir kütüphanede bu rüzgar sadece büyü olabilirdi. Sylvia'nın yanımda durduğunu görebiliyordum. Hala aynı güzellikle parlıyordu. Rüzgarı hisseden Lilyth hızla yanımıza gelmişti. İki ruh benim etrafımda dönüyor ve büyüyü bedenimizden uzak tutmaya çalışıyorlardı; ama hepimizin bildiği gibi eski lanetlerden kaçış yoktu.

    Geçmiş (1501) //
Sonunda ayaklarım yere basıyordu. Gördüğüm manzara karşısında dilim tutulmuştu. Sylvia ve Lilyht hala etrafımda dönüyorlardı. Onlar da geldiğimizi farkedip durdular. Bu eski lanetten canlı olarak çıkabilmemin tek sebebi ruhlarımın beni korumasıydı. Yoksa hiçbir beden bu yolculuğa tek başına dayanamazdı. Beden parçalanır ve ruh zamanda başı boş dolaşmaya başlardı. Oysa ki şimdi bambaşka bir zamandaydım. İnsanların giyimi farklıydı, neredeyse mugglelar bile büyücüler gibi giyiniyordu. Durduğum odanın karşısından bir çocuk içeri girdi. Elinde ki asayı havada sallayıp duruyordu. Bir an elimde asamın olduğunu hatırladım. Asam hala yanıyordu. Asamı hafifçe sallayım ' Nox ' diye fısıldadım. Işık sönmüştü; ama bu durum çocuğun bana dönemsini sağlamıştı. Büyük bir hızla yanıma gelen çocuk bana bakarak ' Ben Paracelsus. Sen kimsin? ' diye sordu. Dağınık siyah saçları, beyaz teni ve yemyeşil gözleriyle çok tatlı bir çocuktu. Çocuğun yeşil gözlerinde sinsi bir o kadar da akıllı bakışlar vardı. Bu durum benim dikkatimi çekmişken içeriden bir ses çocuğa seslendi. Söylediğine göre eski aile dostlarından Leonardo da Vinci gelmişti. Bir an eski kitaplarda okuduğum muggle ressamı hatırladım. Bu adam İtalyan dahiydi. İçeri girdiğinde gözlerimi ona diktim. Kırklı yaşlarının sonunda gibi duruyordu. Bu da bana bin beşyüzlü yıllarda olduğumun bilgisini verdi. Adamlar bana merakla bakarken çocuk öne atıldı ve tam bir şey diyecekken gene bir rüzgar çıktı. Sylvia ve Lilyth bir kez daha etrafımda dönüyorlardı.

    Yakın Gelecek (1970) //
Bu sefer geldiğim yerde tam bir karmaşa hakimdi. Burası uzun odaları, etrafta koşan şifacılarıyla tam bir büyücü hastahanesiydi. Bir şifacı yanıma gelerek ' Çocuklar giremez dışarı! ' diye buyurdu. Hızla kadından kaçarak içeri ilerledim. Hastanenin koşuşturmacasına bkaıyordum. Hastalar hızla geliyordu. Şifacılardan pek çoğu aynı anda birkaç yaralıyı iyileştiriyorlardı. Artık büyüleri yeterli gelmediğinden gelen güçlü büyücülerden yardım alınıyordu. Neler olduğunu anlamaya çalışıyordum.

Köşede konuşan iki büyücü bu savaşın bitmesi gerektiğinden bahsediyordu. Bir savaş mı çıkmıştı? Hangi zamandaydım? Kafamı kaldırıp köşede duran büyücü takvimine baktım. Okulda tanıdığım bir arkadaşımın büyümüş hali olan bir adam gülümsüyor, altında bin dokuz yüz yetmiş yazıyordu. Sekiz yıl ileriye gitmiştim zamanda. Sylvia koca bir ağız dolusu küfür saydıktan sonra ' Bu savaşta umarım hala senin o lanet bedenine bağımlı kalmam! ' diye bağırdı. Bu durumun olmaması benimde en büyük dileğimdi. Bir an aklıma ikizim geldi ve koşarak hastahanenin kapısına gittim. Dışarı çıkacak durum yoktu. Kapılar sıkıca kapatılmış, hiçbir büyü geçirmez hale getirilmişti. İleride konuşan iki şifacı gördüm. Hızla yanlarına yaklaştığımda bunlardan birinin baş şifacı olduğunu anladım. İkilinin arasında geçen konuşma bana daha demin ki çocuğu hatırlattı. Konuşma aynen şöyleydi.
' Efendim yapabileceğimiz hiçbir şey yok. '
' Baş şifacı olarak ilk kez böyle ağır bir vaka görüyorum. Hangi lanet? '
' Bilinmiyor. '
' Peki, başka hiçbir büyülü iyileştirici yok mu? '
' İşe yaramayacaklardır. Hiçbiri tek çözüm simya ve... '
' Sus! Devamını getirme Arthur! Paracelsus simyasının bulduğu tıbbi ilaçları kullanamayız. '
' Ama efendim başka şansımız yok. Sihir bakanından bahsediyoruz. '
' Başka bakan seçilir. '
' Bu karışıklıkta mı? '
' Bilmiyorum Arthur; ama o adamın simyası çok ileriydi. Bizim anlayamayacağımız kadar ileriydi. '
Bir kez daha aklıma gelen ufak çocuğa hayret ettim. Daha demin tanıştığım çocuk belkide büyücü aileminin en ileri tıbbi ilaç yapan adamı mıydı? Bu çok zor bir ihtimal olsa da orta çağdan beri isminin anılmasından bunun mümkün olacağını anladım. Şifacılara yaklaşıp sormak istediğim anda bir rüzgar daha hissettim. Bir an kapıların açıldığını sanıp arkamı döndüm; ama arkamda olan tek şey Sylvia'nın hemen etrafıma gelmesiydi. Lilyth çoktan yanımda bitmiş ve dönmeye başlamıştı. Parlaklıkları git gide artan iki ruhumun arasında bir rüzgara daha kapılmıştım.

    Geçmiş (1533) //
Bu sefer rüzgar hiç olmadığı kadar uzundu. Gözlerimi açtığımda ruhların parlaklığı en üst seviyeye ulaşmıştı. Sylvia burnundan soluyarak bir şeyler mırıldanıyordu. Bu mırıldanmalar adeta tıslamayı andırıyordu. Bana bu tıslamalar çatal dilini hatırlattı. Sylvia'ya döndüğümde köşede duran ahşap masayı farkettim. Masanın arkasında ki pencereden dışarısı görünüyordu. Dışarıdan geçen insanlar gene bin beşyüzlü yıllardandı. Bu durum artık sinirimi bozmaya başlasa da gene anı çocuğu görüp göremeyeceğimi merak ettim. Etrafıma bakındığımda odanın boş olduğunu gördüm. Dışarıdan gelen ayak sesleri git gide yaklaşmaya başladı. Tam çocuğun gireceğini düşünürken içeri giren adamla gözlerim dondu. Bu adam kırklı yaşlara gelmişti; ama aynı geçen gördüğüm çocuktaki gibi siyah dağınık saçlara, beyaz tene sahipti. Gözlerini bana çevirdiğinde çocuğun zümrüt yeşili gözlerini gördüm. Artık daha fazla bilgiyle dolmuş bir halde bakıyorlardı. Çocuk hafif bir tıslamayla başlasa da sonunu getirmeden masaya koştu.

Ahşap masaya oturduğunda hemen kağıtlara gömüldü. Sihirli sözcüklerle kağıtlara bir şeyler yazdırıyordu. Kafasını kaldırmadan bir an durdu. Gözleri kağıtta sabitlenmiş bir biçimde ' Kim olduğunu bilmiyorum küçük hanım; ama bekle! ' diye buyurdu. Korkuyla irkilmemin ardından elim asama gitti. Tam o anda adam elini kaldırıp hayır anlamına gelen bir işaret yaptı. İşareti tamamladığında masasının önünde ki tahta sandalyeyi gösterdi. Hemen oraya oturdum. Adamı beklerken dediklerini dinlemeye çalışıyordum. Adamın çıkardığı sesler daha demin Sylvia'nın tıslamalarına benziyordu. Aradan geçen birkaç dakikanın ardından adam yerinden fırlayıp bana baktı. Donmuş gözlerle beraber ' Buldum! ' diye haykırdı. Tam ne bulduğunu sormak üzereyken odanın başka bir tarafına gitti. Daha önce farketmediğim kafesten büyük bir yılan çıkarttı. Yılanı koluna sarıp daha demin çıkarttığı tıslamaları çıkarmaya başladı. Yılan her tıslayışında hareket ediyordu. Sylvia bir an büyük bir kahkaha attı. Ona ne olduğunu soracakken o hemen ' Adam çatal dil konuşuyor. ' diye açıkladı. Gözlerim hayretle büyüdü. Çatal dilini mi bulmuştu? Bu olabilir miydi? Simya konusunda usta Paracelsus birde çatal dilini keşfeden adamdı. Bu bana oldukça karanlık bir adam gibi görünmesini sağladı. Tam o sırada adam yılanı kafese koyup yanıma geldi. Gözlerinin altında belirginleşen kırşıklıkları inceleyebileceğim kadar yakındaydı. Derin nefes alıp nefesimi tuttuğumda adam konuşmaya başladı. Bense cevap vermeye hazırlanıyordum.
' Ben Parcelsus. Sen kimsin? '
' Ben Nymph. Peki, neden buradayım? '
' Ne bileyim sen geldin. Bak daha demin bulduğum şey bir dil. Bunu biliyor muydun? '
' Hayır. '
' Çok yazık. Adına çatal dili diyeceğim. Yılanlarla konuşmaya yarıyor. Sana öğreteyim mi? '
' Bu genlerden geçen bir özellik öğrenemem. '
' Ne demek öğrenemem. Ben bulduğuma göre genimde yoktu; ama artık var. Sende de olabilir. '
' Hayır, üzgünüm. '
Yerimden korkarak doğruldum. Adam başta gözlerini kıstı; ama sonra bana daha net bakmaya başlamıştı. Gene olmuştu. Bir rüzgar hissediyordum. Pencereye döndüm; ama gene kapalıydı. Adamın meraklı bakışalrı altında Sylvia ve Lilyth yanıma geldi. Hemen dönemye başladılar. Elimi kaldıramazdım; ama hafifce sallayıp ' Hoşçakal, Paracelsus. ' diye mırıldandım. Oradan ayrılmadan önce duyduğun son şey ' Hoşçakal. ' olmuştu.

    Günümüz //
Rüzgarın şiddeti artıyordu. Dayanamayacağımı sanmama rağmen birden ayaklarımı yerde hissettim. Bu durum beni sevindirse de gene nerede olduğumu merak ettim. Geldiğim yeri görebilmek için gözlerimi açtığımda sadece karanlığı gördüm. Asamı hafifçe sallayarak ' Lumos. ' diye fısıldadım. Asamdan çıkan ışıkla etrafıma baktım. Sylvia karşımda duruyordu, Lilyth hemen yanımdaydı. Önümde eski defter, üzerinde aynı üç satır vardı. Etraf gene sessiz ve karanlıktı; yani artık günümüze gelmiştim. Kütüphanenin yasak bölgesinden çıkabilirdim. Hızla defteri kapattım. Hemen yerine yerleştirerek yürümeye başladım. Gelişimiz gibi Sylvia önde Lilyth arkamda ilerledik. Koridorlar boyunca düşündüm. Sihir Tarihi dersim için gerekenden daha fazlasını bulmuştum. Ünlü bir büyücü olan Paracelsus'un bütün hayatından kesitler görmüştüm, hatta onunla konuşmuştum. Bunu düşünerek bir ödev hazırlamam gerektiğine karar verdim. Bu kararla kimseye yakalanmadan adımlarımı hızlandırdım.

Sonunda sıcak yatakhanemdeydim. Elimdeki asayı hemen ' Nox. ' diye fısıldayarak söndürdüm. İçeri girdiğimde arkadaşlarım hala uykudaydılar. Hızla yatağıma ilerledim. Birkaç kişi yerlerinde döndü; ama kimse uyanmadı. Ayaklarımdan terlikleri çıkarttım. Sylvia derin bir esneme sesiyle köşeye ilerledi. Lilyth çoktan eski yerine kurulmuştu. Bende başta ayaklarımı çıplar zemine bastım. Hemen ardından hızla yatağa kaldırdım. Yorganımı çekerken hafifce gülümsedim. Bu gece bitmeden yaklaşık bin yılı görmüştüm. Bu beni mutlu etti ve arada bir bunu yapmam gerektiğini düşündüm.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Aphrodite
Aşk Tanrıçası | Admin
Aşk Tanrıçası | Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 411
Kayıt tarihi : 27/06/10
Yaş : 23
Nerden : Selene'in yıldızlı göklerinden.

MesajKonu: Geri: Selene   Salı Haz. 29, 2010 8:33 pm

Gelecek, geçmiş ve günümüz olgusu benim gözümde rp'i yüceltti bile, renkler ve diyaloglar ayrı bir güzellik katıyor. Kurgu olağanüstü, yazım hatası yok. Tebrik etmeli, 100. Aramıza Hoşgeldin!

_________________

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Selene
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Camp Half-Blood Rpg :: Rp Out :: Rp Seviyeleri :: Seviye Belirleme-
Buraya geçin: