Camp Half-Blood Rpg

Tanrılar ve onların çocuklarının macerasına siz de katılın!
 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Jade Wester

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Jade Wester
Dükkan Sahibi
Dükkan Sahibi
avatar

Mesaj Sayısı : 10
Kayıt tarihi : 02/07/10
Yaş : 24

MesajKonu: Jade Wester   Cuma Tem. 02, 2010 2:08 pm

Adınız: Çağlasu
Karakterinizin Adı: Jade Wester
Örnek Rp: Başka bir site için yazdığım örnek rp'dir...


Odam, manastırım gibi olmuştu artık. İçinden çıkmıyor, çeki düzen vermiyor ve içkiden başka bir şey içmiyor, bir şeyler yemiyordum fazla. Aylardır konuşmuyordum da. Kendimi kitaplara vermiş, sürekli bir şeyler öğrenmeye çalışıyor, bir şey arıyormuş gibi araştırmalar yapıyordum. Oysa ne aradığım hakkında hiçbir fikrim yok. Aramak istediğimi de bu kalın ve ağır kitapların arasında bulamayacağımı biliyordum. Hayatımda ilk defa yaşamıyordum kaybetmenin o derin hüznünü. Yine de kabul etmem gerekir, bu hüzün, diğerler yaşadıklarımdan daha ağır ve katlanılamaz geliyordu bana. Tuhaflık o ki, dayanıyordum. Hem de hiç itiraz etmeden, isyan etmeden ona buna! Zaten kime edebilirdim ki? Tanrı? Ah, hayır… Kaybettiğim nişanlım gibi değildim ben. Varlığından emindim, bir yerlerde olduğundan şüphem yoktu gerçi ama ona isyan etmek, gereksizdi. Umurunda olmadığına adım gibi emindim. Ne de olsa, o bir Tanrı’ydı değil mi?

Üç ay önce nişanlım ve ben gerçekten mutluyduk. Geçmişimde de mutlulukla çok haşır neşir olamayan biri olarak bu mutluluk bana cenneti yaşadığımı bile düşündürmüştü. Hayaller kurmuştum gelecek için. Parlak, gün ışığı dolu hayaller… Bu mutluluğumuz, iki hafta kadar sürdü. Bebeğimizin doğumundan iki hafta sonra olan ani ölümü nedeniyle hayatımız da aniden yerle bir oldu. O güneşli, renkli, güzel hayallerimi benden sökerek almışlardı sanki. İşte ilk defa o zamanlarda kendimi bu kadar savunmasız hissettim. Oğlum Michael ile birlikte oyunlar oynayacaktık. Erkek erkeğe konuşacaktık. Hatta on yaşına geldiğinde ona hatunları nasıl tavlayacağını bile yavaş yavaş öğretecektim… Erken yaşta bir baba olmanın sorumluluğu ne kadar ağır olursa olsun, ben, bu sorumluluğu severek üstlenecektim. Oğlumun benimle gurur duyması için sürekli çalışacaktım. İyi bir baba olacak, onu her şeyden koruyacaktım… Her şeyin zor ama güzel gideceğine inanmıştım ben. Bu ani ölüm o kadar adaletsiz gelmişti ki bana! Bir anda! Ortalıkta bir hastalık yokken. Daha dakikalar öncesinde bebeğimiz bana gülümserken… Bu ölüm normal değildi. Oğlumun cansız bedenini gözyaşlarıyla kucakladığımda bundan tamamen emindim. Yanlış olan bir şey yapmamıştık. Cam açık değildi ama cisimlenebilir olmak oğlumu öldürmeye yeterdi… Nişanlım. Doğumu yüzünden evlenememiştik. Beraber olduğum onca kadın vücudundan sonra bana ne kadar inanılırdı bilemiyorum ama ona aşıktım! Kendimi sadece birine adamıştım onu gördüğümden beri. Sadece o! İnancı kuvvetliydi ve bana inanmakta biraz zorlansa da, gerçek sevgiyi nasıl hissedemezdi ki insan? Her şeyin zorluğunu kabullenmiştik biz! Savaşarak başa çıkacaktık bundan sonraki hayatımın tek aşkı olan Joanna’yla. Düşündüğümüz gibi olmadı ama hiçbir şey. Tanrı’ya inanan ve Michael’ı O’na emanet eden biri olarak uğramış olduğu hayal kırıklığını tahmin edebiliyorum. Bir anda yıkılmıştı her şey. Bana kızardı her zaman. Zor durumlarda O’ndan yardım istemediğim için ya da şükretmediğim için. Bu kızmalardan sonra masum bir gülümsemeyle gözlerime bakardı. “Senin için de şükrederim artık…” derdi. Garip bir uğraş gelirdi bu bana. Hala öyle gelir ya zaten… Yine de bu olanları da Tanrı’ya bağlayan sevgilim, oğlumuzun ölümüyle aradan geçen bir hafta sonrasında dayanamayarak kendini kayalıklara attı. Onun ardından koşmayı çok istedim ama ilk defa bana asasını doğrultarak bir kilit büyüsü yaptı. O atlarken, bedenimin hiçbir hareketini gerçekleştiremedim gözyaşı dökmekten başka…

Yalnızlığımın kalesinin bej rengi duvar kâğıtları soyulmuş, tahta dolapları rutubetlenmişti. Beyaz renkli tavanda hayatımın lekelerini yansıtır gibi duran siyah lekeler vardı. Yerde tepelenmiş kalın kapaklı büyük kitapların yanında dizilmiş içki şişeleri ve yarı açık camdan gelen havayla havalanan koyu gri olmuş perdenin yanı sıra içkilerin döküldüğü eski döşemeler yapış yapıştı. Dağınık masamın üzerindeki kitabıma gözlerimi dikmiş sağ elimde bulunmaktan artık isyan eder gibi yamulmuş tüy kalemimle aldığım notlar sararmış sayfaların üzerini karartıyordu kelimelerle. Gerekli, gereksiz. Her şeyi öğreniyordum. Mutsuzken, umutsuz kalmışken ve yalnızken yaptığım tek şeydi bu. Öğrenmek. Üzüntümü başka şekillerde dışa vurma şeklimdi belki ama ölümle yaşam arasındaki ince yolda kaldığım zamanlarda beni yaşamaya sürüklüyordu öğrendiklerim. Tek başımayken, başıma belalar alıyordum çünkü. Eh, tek başıma olmak ve asayı sadece tek bir büyü için kullanmak da olmuyordu artık. Kendimi çok geliştirmiştim, çoğu şeyi biliyordum artık. Yine de kimse farkında olmazdı bildiklerimin. Sormazlardı bana. Bilmelerini de istemiyordum zaten… Seni sürekli küçük gören ırklara ya da kişilere karşı, düelloda gösterdiklerin kendine karşı daha fazla güvenmeni sağlıyordu ve mutlu oluyorsun alçakgönüllü olabildiğin için de…

“Ne zaman üzülsen, seni bulmak benim için hiç zor olmazdı, eski dostum!”
Bakışlarımı kitabın üzerinden ayırdım ve odamın kapısına çevirdim. Kapının eşiğinde durup, kapıya yaslanmış fötr şapkalı bir adamın yüzüne baktım. Eski dostum… Steve. Beraber çok zaman geçirmiştik. Yegâne dostlarımdan biriydi aslında. Şimdi ise sadece eski dost… Biraz olsun bana güvenseydi, böyle olmazdı aslında. Eski kız arkadaşlarımdan biriyle sevgili olmuştu yıllar önce. Tabi, benim gibi bir profesyonel için asla problem olmazdı bu durum. Onunla çıktıkları süreç içerisinde ne onun sevgilisiyle ilgilenmiş ne de sevgilisiyle olan problemleriyle ilgilenmiştim. Kadınlar… Ne kadar çenelerini kapalı tutabilirlerdi ve ne kadar problem yaratmadan durabilirlerdi ki? Düşüncelerimden ayrıldığımda, Steve’in hafifçe gülümseyen yüzüne tekrar baktım. Ne dememi bekliyordu hiçbir fikrim yoktu ama aylardır konuşmuyor oluşumun ses tellerim üzerindeki etkisini düşünerek öksürdüm. Ben bir şey söylemeden ve ayağa kalkmak gibi fiziksel bir tepki vermeden içki şişelerinin üzerinden atlayıp, eski döşemelerimi gıcırdatarak yanıma yaklaştı. Bakışları ciddiyet kazanmıştı. Yüzündeki gülümseme silinmiş yerini acıyan bir kıvrıma bırakmıştı.
“Başına gelenleri duydum. Çok üzgünüm…”

Bana uzattığı eline bakmakla yetindim. Gözlerime derin bir ifadeyle bakarken ben de asamı elime aldım. Asamın tek bir hareketiyle kitapları masamın karşısında duran sandalyenin üzerinden kaldırıp başka bir yere koydum. Asamı tekrar salladığımda, alanı genişlemişti. Şişeleri ve diğer şeyleri biraz daha kenara itmiş oldum. Bu dağınıklıktan asla utanmazdım ben.
“Buraya gelmenin esas nedeni nedir Steve?”

O oturduğunda, biraz buğulu da olsa çıkan sesim üzerine yüzüme baktı. Bozulmuş gibiydi söylediklerim üzerine ama ben yüzümde ciddiyetten başka hiçbir ifade olmaksızın ona bakıyordum. Biraz öksürdü ve yerinde biraz daha rahatlamaya çalışır gibi sandalyeye daha sağlam oturdu. Bakışlarımın etkisi onun üzerinde artarken, artık kaybedecek bir şeyimin olmaması korkumu da yok etmişti. Kaybedebilecek tek bir şey vardı o da hayatım. Onu da çok sevdiğim söylenemezdi. Arkasından ağlamazdım. Eski dostuma güvenmiyordum pek.
“Senden kişisel bir şey istemeyeceğim Dean. Hemen celallenme… Rica ederim!”

Celallenmek mi? Bir şeyler isteyeceği besbelliydi ve benim sinirlendiğimi mi söylüyordu. Her şeyi boş vermiş biri olarak onu çerçevelerin olduğu rutubetli duvara fırlatabilirdim… Çünkü beni esas sinirlendiren şey buydu! Diğerleri, her hangi birileri, duygularımı yönetmeye çalışıyorlardı. Nişanlımı ve oğlumu kaybettiğim için delirecekken biri bile demedi bana “Kır, yık her şeyi… Akıt içindeki zehri!”. Duygularıma destek olmak yerine yönetmeye çalıştılar, şimdi eski dostumun bana yaptığı gibi… “Sinirlenme!”. Kendisi karşımda otururken ne kadar da boş bir istek bu! Onun bu konuşması üzerine daha fazla sinirlendiğimi anlaması uzun sürmedi. Hemen toparlanıp devam etti.
“Acın çok büyük biliyorum ama… İçkileri aldığın o adam senden biraz dertli ve senin için endişelenen insanlar var.”

Yüzümde ilk defa bir gülümseme oluştu ama bu gülümseme de bir umursamazlık göstergesi olduğu belliydi. İçkileri aldığım adamın benimle ilgili ne şikâyeti olabilir ki? Parasını veriyordum… Fazla içki istemem mi onun için problem oluyor? Anlayamıyorum. Benim için endişelenenler, benimle derdi olan insanlar… Konuyu daha fazla uzatmak istemedim. Gitmek istiyordum zaten ne zamandır buralardan, gidecektim öyleyse. Yaşamak zordu böyle. Hele beni uyarmak ya da bir şeyler söylemek için ‘eski dost’ kılıfıyla gelen yeni düşmanlarımdan biriyse gelen, buralarda durmamın pek bir anlamı yoktu artık. Zaten, bundan sonra kim severdi ki beni kaybettiklerim gibi?
“Endişelenen insanlar derken neyi kastettiğini anlamasam da, o herife iletirsin. Yakında nasıl olsa gidiyorum buradan.”

Odamda oluşan sessizlikle birlikte ben bir süre önümde duran not aldığım koca deftere baktım. İçerisine benim işime yarayacak birçok bilgiyi özetlemiştim okuduğum onca kitabın. Bu evi de müzem haline getirecektim giderken. Gittiğim bir yerlerde, ardımdan kendime bıraktığım tek yer olacaktı bu matem yuvası. İki haftada dağılan bir yuva…
“Gitmekte kararlı mısın? Sana bir iş ayarlayabilirim…”

Sert bakışlarım Steve’in üzerinde sabitlendi. Biliyordum ki, kendi kendine sorguluyordu yanlış bir şey söyleyip söylemediğini. Söylemişti. Onun bana verdiği ya da bulduğu işte çalışma gibi bir şeyler söylemişti ki… Bu adam ‘eski dostum’ diyip duruyordu bana. Biraz da olsa bilemez miydi, tahmin edemez miydi benim nelere sinirlenip, nelere kızacağımı? O kadar gurursuz olduğumu nasıl düşünebilirdi? Evet, belki de yaşadığımız güzel günler vardı birlikte ama son yaşadıklarımız da unutulamazdı.
“Defol evimden Steve! Ben bir şey yapmadan, git evimden.”

Bu tavrıma sinirlenerek bir anda ayağı kalktı. Kendisinin buraya bana yardım etmek için geldiği gibi saçma şeyler söyledi ve benim umursamazlığımı gördüğünde evimden hızla ayrıldı. Asam elimde, arkasından kapıyı çarparak gözlerimi boş şişelerden birine diktim. Nereye gidecektim, ne yapacaktım? Kendime yeni bir iş bulmam gerekiyordu, bu doğruydu ama asla Steve’in yanında, yakınında, ilgi alanında değil. Duygularımın ara sıra beni yönetmesini izin verdiğim zamanlarda onu asamın tek bir hareketiyle duvardan duvara fırlatacak güçlü büyüler öğrenmiştim. Bir de zevzek bir şekilde konuşurdu öğrenciliğimiz zamanında. “Ne anlıyorsun okumaktan?” derdi bana her seferinde. Sadece gülümserdim. Ben de onun bir şey anlamadığını bilirdim. Sonuçta, ne kazandığımı ben biliyordum.

Güneşin batışıyla birlikte karanlığa gömülmekte olan odamda, yürüyerek devirdiğim şişeleri görmezden gelerek ilerledim pencereye doğru ilerledim. Ağaçların dalları dalgalanırken bu manzarada bu evde geçirdiğim mutlu günleri hayal ettim. O günlerin bana çok uzak olduğunu biliyordum artık… Pencerenin hemen yanındaki vitrindeki resmimizi çıkardım. Bir zamanlar mutlu olduğumuzu kanıtsız bırakamazdım. Resmimizde gülüşen oğlum, onu gıdıklayan nişanlım ve onları sarmış olan ben… Resmin arkasında yazan yazı sevgilim Jo’ya aitti. “Her şeyden güçlü olan Tanrı’dan bu mutluluk için teşekkür ederiz.”. Gülümsedim hafifçe. Bu mutluluk için teşekkür etmek… İlk gençlik zamanlarında okuduğum Shakespeare aklıma geldi birdenbire. Batan güneşin yüzümdeki son yansımasıyla, aklıma takılan o sone’yi okudum. Tanrı için yetersiz gelse de, aklıma gelmişti işte. Oğlumu öldüren şey güçlü müydü? Hayatımın aşkını ölüme itekleyen o şey?
“Ah, ne haşmetlidir bir dev gibi güçlü olmak. Ama zalimliktir, o gücü bir dev gibi kullanmak…”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Artemis
Av Tanrıçası | Admin
Av Tanrıçası | Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 145
Kayıt tarihi : 28/06/10

MesajKonu: Geri: Jade Wester   Cuma Tem. 02, 2010 2:12 pm

Renkler daha uyumlu seçilebilirdi. Kurgu fena değildi. Anlatış tarzınız iyiydi.

Puanınız: 95'tir.
& İyi rp'ler.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Jade Wester
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Camp Half-Blood Rpg :: Rp Out :: Rp Seviyeleri :: Seviye Belirleme-
Buraya geçin: